beyaz.az

Haqqinda.az

Axtardığın haqqında - Hər gün yeni məlumat öyrən

Sevgi Inanmak Demekdir

sEVGİ İNANMAK DEMEKTİR!

Mehmet, hatıralarını , çocukluk ve gençlik yıllarının en güzel anılarını, ailesini ve en önemlisi Zeynep’ini geride bırakıp, virajlı dağ yollarından yavaş yavaş İstanbul’ a doğru ilerliyordu. Köyünden, yöresinden uzaklaştıkça bitki örtüsü değişiyordu. Mehmet, on sekiz yaşına kadar sadece belli bitki türlerini görmeye alışıktı. Bu değişim onu hem biraz heyecanlandırıyor hem de tanımadığı bu yerleri gördükçe içi ürperiyor, otobüse bindiğinden beri içine yerleşen yalnızlık duygusu biraz daha artıyordu.
Yola çıkalı üç saat olmuştu, daha beş saatlik yolu vardı. Düşündü, bu uzun yol ancak uyuyarak geçerdi. Başını cama yasladı. Hızla geçip giden ağaçları, elektrik direklerini seyrederken uyuyakaldı.
Beş yaşındaydı. Köyün dar sokaklarında Mehmet ve onun yaşlarında on kadar çocuk saklambaç oynuyorlardı. Mehmet her zamanki gibi dikkatsizdi ve bir gün önce yağan sağanak yağmurun bıraktığı su birikintisini görmedi. Annesinin zor zahmet yıkadığı, güneşten hafif rengi solmuş tişörtünü ve yıpranmış pantolonunu çamura bulayıverdi. Eve gittiğinde annesi onu kızgın bir ifadeyle karşıladı ancak Mehmet’in kömür rengi gözlerindeki masum ışıkları görünce yumuşadı. O gözlere bakıp kızmak mümkün müydü ki zaten…
İki yıl böyle oyunlarla geçti ve Mehmet ilkokula başladı. Okulu, evlerinin tam arkasındaydı bu yüzden ulaşım sorunu yoktu. Ortaokulu da köyünde okuduktan sonra tüm hedeflerini liseye ve ondan sonra da üniversiteye yoğunlaştırmıştı. Lise, köyünden elli kilometre uzaklıktaydı ama Mehmet, bu sorunu dert etmiyor ve fedakar babasının umutlarını boşa çıkarmamak için derslerine dört elle sarılıyordu. Fakat ön sıradaki Zeynep’i gördüğünde aklından tüm dersler uçup gidiyor, daha önce yaşamadığı bu duyguya bir anlam veremiyordu. Zeynep de aynı durumdaydı aslında. Birbirlerine açılmaları zor oldu ama sonunda Mehmet için Zeynep’le birlikte toz pembe günler başladı. Birbirlerine çok uyumluydular. Ne hissettiklerini konuşmadan anlayabiliyorlardı. İkisinin de hayali üniversiteyi okuyup, meslek sahibi olmak sonra da evlenmekti. Bu hayaller lise son sınıfın ilk döneminde gelen acı bir haberle yıkıldı; Mehmet’in babası ölmüştü. Hayatta en çok sevdiği, değer verdiği, örnek aldığı, okuması için bütün fedakarlığı gösteren babası artık yoktu. İki kız kardeşi ve annesine bakmak Mehmet’e kalmıştı. Lise öğrenimini, üniversite hayallerini ve Zeynep’ini arkada bırakarak İstanbul’a çalışmaya gidiyordu. Zeynep ile ayrılmaları çok zor olmuştu. Zeynep, Mehmet’e sürekli, ‘Üniversiteyi okumaya İstanbul’a senin yanına geleceğim, hayallerimizi gerçekleştireceğiz unutma sevgi inanmaktır!’ diyordu.
Mehmet birden sarsıldığını hissetti. Hala az önce gördüğü rüyanın etkisindeydi. Otobüsün İstanbul yakınlarında mola verdiğini sonradan fark etti. Kendine gelebilmek için büfeden sert bir kahve aldı. Zeynep’in sözleri hala kulaklarında çınlıyordu. Bu sözlere inanmak istiyordu, hem de çok… Fakat babası öldüğünden beri kendini çok bitkin hissediyordu. İnancını kaybetmişti artık. Tek hedefi İstanbul’a gider gitmez kalacak bir yer bulup gazeteden işaretlediği iş ilanlarına gidip bakmaktı. Öyle de yaptı. Ancak hangi kapıyı çalsa en azından lise diploması istiyorlardı. Mehmet’in gün geçtikçe umutları azalıyordu. Elindeki parası onu burada bir hafta daha idare ederdi ama ya sonra… Bunları düşündükçe içindeki sıkıntı daha da artıyordu. Tam umutları tükenmek üzereyken bir fabrikaya işçi olarak alındı. Mehmet, büyük bir gayretle çalışıyordu. Öncelikle yaşayabilmesi için gerekli olan şeyleri tamamladı. İlk üç ay maaşını kendi ihtiyaçları için kullandı ve işlerini yoluna soktu. Fabrika dolgun bir maaş vermese de babasının kazancından fazlaydı bu para ama yinede yetmiyordu. Bunu düşündükçe babasına olan minnettarlığı bir kat daha arttı.
Bir yıl böyle geçti ve Zeynep’ten en sonunda haber geldi. İstanbul Üniversitesi okul öncesi öğretmenliği bölümünü burslu olarak kazanmıştı. Mehmet’in yüreği huzurla doldu. Bir yıllık hasret bitiyordu. O gün fabrikaya büyük bir neşeyle gitti. Bu sevinç onu dikkatsizliğe sürükledi ve sağ kolunu makinenin içinde buluverdi. Fabrikadaki işçilerin yardımıyla hastaneye götürüldü ama ne yazık ki çok geçti. Mehmet’in artık tek kolu vardı. Bu halde fabrikada çalışması imkansızdı. Daha dün sabah yüreğinde yeşeren umutları sağ kolunu kaybedişiyle beraber solmuştu. Mehmet yine karanlıklar içindeydi.



Zeynep bir hafta sonra geliyordu ancak Mehmet’in yüreğinde sevinç yerine derin bir sızı vardı. Zeynep onu bu halde kabul edecek miydi? İşsiz, lise diploması bile olmayan üstelik tek kollu bu adamı kim severdi ki? Artık bir yarısı yoktu, Zeynep de giderse ne yapardı? Fakat Zeynep böyle düşünmüyordu. İstanbul’a gelirken Mehmet’e olanları haber almıştı ama sevgisinde bir gram eksilme yoktu. Çünkü Zeynep onun kalbinin güzelliğini seviyordu. Başına ne gelirse gelsin o kalpte sevgi oldukça her sorunun üstesinden gelebileceklerine inanıyordu.
Zeynep İstanbul’a vardığında garajda gözleri Mehmet’i aradı ama göremedi. Çünkü Mehmet son bir haftadır kendini eve hapsetmiş, yalnızlığı seçmişti. Fakat Zeynep’in onu bırakmaya hiç niyeti yoktu. Mehmet’in aylar önce verdiği adrese gitti. Kapıyı ısrarla çaldı. Uzun bir bekleyişten sonra Mehmet istemeye istemeye açtı kapıyı.
İşte bir yıldır hasretle beklediği Zeynep’i karşısındaydı. Ona sarılmak, özlemini doyasıya gidermek istiyordu ama tek koluyla ona sımsıkı sarılamayacağını, Zeynep’in onu istemeyeceğini düşünüyor ve bu suskunluğun bir an önce bitmesini bekliyordu. Zeynep ise Mehmet’in bu halini doyasıya izledi. Neler düşündüğünü hissedebiliyordu. Daha fazla bekletemezdi Mehmet’i çünkü kıyamazdı. Biraz önce Mehmet’in yapamadığını yaptı ve boynuna atladı. Mehmet’in duyguları karmakarışıktı. Sevinci, hüznü, hasreti aynı anda yaşıyordu ama öylesine mutluydu ki az önce geçmesini istediği zamanın şimdi durmasını, öylece kalmasını istiyordu. Ve o anda ikisinin de aklından tek bir söz geçti:
Sevgi inanmak demektir!...


Tarix: 19.11.2013 / 04:08 Müəllif: Akhundoff Baxılıb: 602 Bölmə: Sevgi varmı?